Eyl
11th

İstanbul’da ne yapıyoru(z)m…?

Posted by Ferikel

Aldıklarıyla verdikleriyle İstanbul? Son günlerde bu soruyu o kadar çok sormaya başladım ki kendime…İstanbul’da ne yapıyorum? Benden aldıklarına karşılık, bana (aileme), hayatıma verdiklerin ne? Artık tüm dost sohbetlerimizde konu dönüp dolaşıp, İstanbul’un sıkıntılarına, bize verdiği yorgunluğa, içinde harcadığı yaşamlarımıza geliyor. Sahiden ne yapıyoruz İstanbul’da? İstanbul neden bizim için bu kadar vazgeçilmez? Bize verdikleri gerçekten bu kadar çok mu fazla? Bu konuya kendi yaşam açımdan baktığım için pek tabi hepiniz için burada yazacaklarım geçerli olmayabilir. Ama bunlar çevremde konuştuğum insanların belki de %90’nının dertleri ve söylemleri olduğundan da aşağıdaki yazımda geçen BİZ ve BEN kelimeleri etrafımdaki %90’nı ve beni temsil etsin bu yazımda…

İstanbul’un bizden aldıklarını ve verdiklerini bir kefeye koyduğumda aldıkları inanın çok fazla geliyor, akıl ve mantık tartımda… Hiç kimseye ama hiç kimseye, hiçbir şey karşılığında vermeyeceğimiz değerlerimizi alıyor İstanbul bizden. Onun için çalışmaya, yaşamaya zorluyor bizi oysa ki tükettiğimiz yaşamın karşısında sadece bize içinde yaşama iznini veriyor. Büyük bir lütufmuş gibi.. İstanbul’un işleyen çarkında, ekonomisini ayakta tutmaya çalışan modernize edilmiş köleler gibi hissediyorum kendimi(zi). Hayatta ki amaçlarım ne diye kendime sorup, amaçlarımı sıraladığımda, birden bu şehirde yaptıklarıma takılıyorum ve yaptıklarıma bakınca buradaki amacımın bu şehirde yaşayıp, hayatta kalmak olmuş olduğunu ne yazık ki üzülerek görüyorum. İstanbul’un esiri olmuş, saçma bir çarkın içindeki dişli yağı gibiyiz aslında. Örnek sert gibi gözükse de, bana göre az bile.

Çoğumuz için İstanbul, 100m2’lik bir evden ve işe gidip-gelinen bir yoldan ibaret daha büyük bir yer değil. İstanbul’u, İstanbul tadında yaşamak başka bir şey. Öyle ya ben/biz İstanbul’u Roberto Carlos gibi, Tarkan gibi, Tatlıses gibi yaşa(ya)mıyorum(z) ki!! İstanbul’un o ayrı dünyasının içine dâhil olmamız mümkün olmadığı gibi, haftalık, aylık belki de yıllık ailemiz ile yaptığımız şehir içi gezilerimizde bile “İstanbul tadında” bir gezintimiz ve yaşantımız da olamıyor. Zaten “İstanbul tadında” ki yaşantı ve gezintileri aylık veya yıllık birkaç günden ibaret yaşıyorsak bunu burada yaşamadan da (bu derdin esiri olmadan da) sadece ziyaretlerle de yapabilmemiz mümkün. Şile’nin, Kırklareli’nin, Çınarcık’ın, Urla’nın, Erdek’in bir köyünde, bir karadeniz köyünün yaylasında, İğne ada’da, Bursa’nın, Malatya’nın köyünde, Samsun’da, Sinop’ta yaşayan ve yaşlanan insanların stres anlayışıyla, kendi yaşantım(ız)da ki stres miktarına ve çeşidine bakıyorum. Bu stresin karşılığında kazandığım(ız)la kaybettiğim(iz)e bakınca derin derin düşüncelere dalıyorum. Neden? Neden İstanbul’da tüketiyoruz ki bu yaşamı…

Şehir içi otobüslerde yaşadıklarımızı, minibüsçülerin traktör ve F1 arabası karışımı araba kullanımını, taksicilerin eğer yolu bilmiyorsanız arka sokaklarda gezdirme oyunlarını, apartmanlarda en az 5 farklı kültürden insanla yaşama savaşını, çeşmeden akan suyumuzu içemeyişimizi, akşam geç saatte eve gelirken balici-tinerci insanların arasından geçmeyi, üzerinde fazla parayla akşam yolda yürüyememe telaşını, hemen hemen herkesin silahı olduğu bir trafikte araç kullanmayı, şu kirli havayı, 20dakikalık mesafeyi 2saatte kat etmeyi, bitki örtüsü olarak kullanılan betonu, bozulan insan tiplerini, okullarımızda artan uyuşturucu kullanan genç sayısını gördükçe iyice soğuyorum İstanbul’dan…

İstanbul’da çocuğunuz için düzgün bir okul bulmak istiyorsanız, ya çok paranız olup çocuğunuzu kolejlere göndermeniz gerekli ya da zengin bir semtte oturup o semtin lüks okuluna çocuğunuzu yazdırmanız gerekli. Yani karne notundan önce oturduğunuz evin tapusu ve muhtarlıktan alacağınız ikametgâh diploması önemli. Çocuğumun eğitimi için İstanbul’dayım lafı da artık pek geçerli değil gibi gözüküyor. Çevremde 5 üzerinden 4,5 diploma notuyla istediği okula kayıt yaptıramayan ve kendisinden saçma sapan hariçten kayıt parası istenen arkadaşlarımı da görüyorum!!! İstanbul’un eğitim anlayışının da çivisi çıkmış durumda. Sözüm hep bana ve bizim %90’a, üst seviyede yaşayabilen ve İstanbul tadında yaşayabilenlere değil, yanlış anlaşılmak istemem, hatırlatmak isterim… İstanbul’un eğitim sistemide tamamen paraya bağlanmış durumda, ya lüks bir semtte oturmalısınız yada paralı bir koleje çocuğunuzu yazdırmalısınız. Çocuğunuzun baba ben 8yıldır bu diploma notunu alabilmek için çok çalıştım ve 4,5diploma notunu aldım ama neden şuradaki okula kayıt olamıyorum cevabına İstanbul’da bir babanın verebileceği cevap İkametgah kağıdımız yüzünden mi olmalı.

Birde İstanbul’dan kopamayanlar var. Biraz sohbet etmeye başlayınca aslında kendileri de neden kopamadıklarına pek akıl-sır erdiremiyorlar. Buradan ayrılıp köylerine gitmek için ise emekliliğini bekleyenlerde var tabiî ki. Sanki hayatla yapılmış yazılı bir sözleşmeleri var gibi İstanbul’un 60 yaşına kadar kendilerini tüketmesini ve geriye kalan yaşlılıklarında da huzur aramayı tasarlayanlar var. Komik, neden peki? Neden 60’tan sonra huzur aramak, 60’a kadar İstanbul için harcanmış bir hayatımız neden olsun ki? Tabiki kendimiz için, ailemiz için, ülkemiz için çalışmalıyız ama İstanbul’da var olabilmek için çalışmanın anlamı ne? Bu hayattan kaç tane var ki elinizde?

Herhalde İstanbul, bundan 20-30yıl sonra (gerçek İstanbul’luları geçtim artık çünkü onlar artık aramızda yoklar) 1980 öncesi İstanbul doğumlu insanların bile olmadığı (adeta kaçtığı) bir yer olacak. Hepsi kaçacak ve kendi köyleri olmadığından, başkalarının köylerine göçecekler!!! Ne acı değil mi? Kendi köyleri olmadığından!!! Başkalarının köylerinde huzur arayacaklar ve şehirden köye göçler başlayacak diye tahmin ediyorum sadece, kimbilir?

Belki de bunun bir göstergesidir insanların şehrin merkezinden, gürültüsünden, sıkıntısından kaçıp, daha dışarıdaki toplu konutlara göçer gibi hızla kaçarak yerleşmesi… İstanbul ilerleyen yıllarda tamamen köylerinden göçenlerin yaşadığı bir yer olacak. Çünkü o kadar hızlı çoğalıyorlar ki çevremizde, o kadar hızlı sektörleri ele geçiriyorlar ki yakında tüm sektörler onlar tarafından alınmış olacak ve kurallar onların koyduğu gibi yaşanacak İstanbul’da. Aslında konunun bu kısmı bir hayli derin ama konuyu fazlaca saptırmamak ve İstanbul’u sevmeme sebeplerimi(zin)n hepsini ben telaffuz etmek istemeyip sizlere de söz ve sözler bırakabilmek adına yazımı burada noktalıyorum.. Sizlerden yorumlarınızı, İstanbul’u sevme veya sevmeme sebeplerinizi bizlerle paylaşmanızı rica ediyorum.

Files under Genel Yazılar


10 Responses to “İstanbul’da ne yapıyoru(z)m…?”

  1. By Yaşar on Eyl 12, 2007 | Reply

    Öncelikle tüm okur arkadaşlara sağlıklı ve huzur dolu bir istanbul dilerim.
    İstanbul için bir çok yazı yazıldı-çizildi ve herkes İstanbul’u bu hale getirenler olarak hep yurdun bazı kesimlerinden göçen insanları suçladılar. Fakat hiç kimse medya denilen canavarı suçlamadı. Ben asıl suçlu olarak medyayı görüyorum. Çünkü İstanbul’u bu hale medyanın o herşeyi abartması getiriyor. Hangi ünlü nerede yaşıyor, ne yiyor, nerede eğleniyor, gece hayatı, diskolar, barlar renkli bir hayata özendirmesi gibi. Bunlar da, şimdiye kadar böylesine renkli bir hayat yaşamayan köy ve kasaba gençliğinin ilgisini çekiyor. Kolay yoldan para kazanma ve televizyondaki gibi bir yaşantının hayalini kurmaya başlıyorlar. Köylerini terk edip İstanbul’a gelen gençlik yine gençliğin vermiş olduğu gurur yüzünden geriye dönemiyor. Bir bakıyor ki uyuşturucu batağında madde bağımlısı olmuş. Sonra bu maddeleri bulabilmek için para gerektiğinden hırsızlık başlıyor. Kapkaç vs. oda yetmedi 5 kapkaççı bir araya gelip bir çete kuruyorlar ve onlara göre İstanbul’da esmeye başlıyorlar…
    Bence, çözümün en büyük anahtarı medya denilen canavarda.
    Saygılarımla,
    İstanbul’da Mutlu Kalmanız Dileğiyle.

  2. By Hakan Kızılkaya on Eyl 12, 2007 | Reply

    Ben, çocukluğumu arıyorum aslında, bırakın trafiğin yoğunluğunu, sokaklarından arabaların bile geçmediği, çamurların içine batıp çıktığımız günlerini arıyorum. Anne Babalarımızın hiç korkmadan bizi sokakda oynamamız için bıraktığı yeri.
    Evet bu bahsettiğim yer İstanbul’du aslında çok yaşlı değilim 30 yaşındayım ama gerçekten böyleydi istanbul, Ali bakkalımız vardı, yemci Recep abimiz, Fatma teyzelerimiz, akşamları oturduğumuz kapı önleri vardı ,kapıları kitlemenin ayıp olduğu zamanlar vardı ,civcivlerimiz vardı annelerinin arkasından koşan, boş arsalarımız vardı oyunlarımızı oynadığımız , meyve ağaçlarımız vardı tepesine çıktığımız.
    İşte böyleydi benim çocuklugumda istanbul ama şimdi çok uzaklarda kalabalığın içinde kayboldu herşey, ne tat kaldı ne koku istanbul’u arıyorum çocukluğumdaki istanbulu.

  3. By Tamer yılmaz on Eyl 12, 2007 | Reply

    Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar;
    Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar.
    İçimde tüten birşey; hava, renk, eda, iklim;
    O benim, zaman, mekan aşıp geçmiş sevgilim.
    Çiçeği altın yaldız, suyu telli pulludur;
    Ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur.
    Denizle toprak, yalnız onda ermiş visale,
    Ve kavuşmuş rüyalar, onda, onda misale.
    İstanbul benim canım;
    Vatanım da vatanım…
    İstanbul,
    İstanbul…

    Necip Fazıl’ın “Canım İstanbul” şiirinden bir alıntı yapmak istedim. Şehri şehir yapan bizler değil miyiz. İstanbul’u kendi tadında yaşamak için ille de çok mu zengin olmak gerekir? Trafik, gasp, hırsızlık, cinayet, çarpık şehirleşme sorunlar çok bizim şehrimizde. Yüzümüzü başka yöne çevirerek görmedim duymadım yapmak imkansız. Elbet bir köşesinden bulur belalar bizleri de. Ancak; ben bu şehri seviyorum, ben bu şehrin bir parçası olmayı seviyorum, ben bu şehirde yıpranmayı seviyorum. Benim yaşadığımı hatırlatıyor bana İstanbul. Beni tanıyanlar bilir pek düzenli bir adam sayılmam ki bana sorulduğunda “Bu ne dağınıklık be adam” diye, cevabım her zaman aynı olmuştur. “Yaşanmışlık var benim odamda, belli ki biri yaşıyor belli ki biri…”
    Benim şehrime çok yüklenmişsin Dursun kardeşim. İnan bana bu şehri layıkıyla yaşamak istersen yaşarsın. Beni mutlu eden kısımları aslında aynı mevzu. “yaşlanmışlık” değil yanlış anlaşılmasın…
    Saygılarımla
    Tamer yılmaz

  4. By Kürşat Yıldırım on Eyl 15, 2007 | Reply

    SÖYLE ISTANBUL

    Herkesin gönlünde bin umut kurduğu,
    Sana açılan ellere acılar sunan şehir,(İstanbul).
    Beni de aldın. Umutlarımı yaktın binlercesi gibi.
    Hiç ummazdım sende umudun umutsuzluğu umduğunu.
    Hiç bilemezdim sendeki gerçeklerin acılardan oluştuğunu.
    Nereden bilirdim sende gecelerin doğan güneşe, sabaha küstüğünü.
    Söyle İstanbul; onsuzluğa mı? Onunla olmama mı küstün?
    Sendeki denizler, martılar, vapurlar artık suskun.
    Gök kubbenden yaşlar boşalıyor usulca ve küskün.
    7 tependen hasret yelleri olup esiyor içimdeki hüzün.
    Söyle İstanbul; seni sevmediğime mi? onu sevdiğime mi küstün?
    Geniş yollarını dar ettin seven gönlüme.
    Herkesin gönlünde bin umut kurduğu,
    Sana açılan ellere acılar sunan şehir,(İstanbul).
    Beni de aldın. Umutlarımı yaktın binlercesi gibi.
    Hiç ummazdım sende umudun umutsuzluğu umduğunu.
    ……….
    ……….

    Fazla söze gerek yok, son yazdığın yazın çok güzel olmuş insanların söylemeyi isteyip de söyleyemediği şeyleri yazmışsın gibi okudum ve öyle anladım yüreğine sağlık …….
    Kürşat Yıldırım

  5. By Aynur Dikbıyık on Eyl 17, 2007 | Reply

    Büyükşehirde yaşayan, çalışan bir anne olmak…
    Sabah 1-1,30 saat işe gitmek için yolda geçer, günde 10 saat iş yerinde geçirirsin akşam 1,30 saat yine yolda geçer ( İstanbul-Bursa arası 3,00 saattir).
    Eve gelebildiğinde saat 20,00 olmuştur. Yemek yiyip ki genelde sadece atıştırabilirsin çocuklarınla konuşmak ödevlerini kontrol etmek, belki oturarak bır bardak çay içmek mümkün olabilir ki çocuklarınla geçirdiğin zaman genelde 1 yada 1,30 saattir ki bu hiçbirseye yetmez… Her zaman sürenin miktarı değil kalitesi önemlidir der kendini avutursun … 12 saattlık koşturmanın ardından çocuğuna sabırla gülümseyen, onlara hikaye falan okuyan o tv annelerıne sinir olarak yatmaya gidersin hafta sonu da bundan farksız değildir. İki çocuklu bir ailenin her hafta sonu İstanbul’da gezmeye çıkması aile bütçesine epeyce yük getirir…. Zaten çamasır ütü çocukların banyosu ödevleri derken dışarı çıkmak aklına bile gelmez… Peki neden hala burdayız? Baska yerde yasamayı beceremiyeceğimiz için gecen sene cok ciddi dusundum İstanbul’dan ayrılmayı Samsun’a yerleşmeyi… Okulların eğitim seviyesi oldukca iyiı orada da, yasam çok ucuz, en uzak yer 30dk. sürüyor ama en önemli sorun orada da karşınıza çıkıyor .
    İş… geçimimizi sağlayabılecek bir iş ki burdaki kazancımızın yarısı bile orada bize yeter ama iş sahası yok biz devlet memuru değiliz ki tayin isteyelim. Tekstil sektöründe çalışan herkesin bildiği gibi İstanbul dışında işimizi yapamıyoruz. Meslek değiştirmek başka bir işle uğraşmakta olabilir ama bu ciddi bir risk.. Bir ben bir eşim olsa risk göze alınır ama bakmakla sorumlu olduğunuz herzaman kendinizden önde tuttuğunuz çocularınız söz konusu olduğunda o riski alamıyorsunuz bu döngünün içinde savrulup gidiyorsunuz… Arada arkadaşlarınızla konuşurken “Yaşamak için mi çalışıyorum, çalışmak için mi yaşıyorum” diyorsunuz..

  6. By ßrrn on Eyl 21, 2007 | Reply

    Kah nefret, kah sevgi, acı, kan, eğlence, uçlarda yaşamak bakıpta görebilirseniz… Çok kaprisli, hayatı zindan eden, çok güzel, yorgun bir orta yaşlı kadın İstanbul. Hepimizin şu ya da bu sebeple aşık olup bağlandığımız ve onunla yaşamaya mecbur olduğumuz… Ayrılık vakti gelene kadar bu gerçeği kabul edebilirsek, belki daha kolay başa çıkabiliriz onunla :)

  7. By fatih on Eyl 24, 2007 | Reply

    büyük şehir yaşantısını biraz ayrıntılı bilgi verebilirmisiniz

  8. By Seval on Eyl 25, 2007 | Reply

    Bundan tam 31 yıl önce tıpkı türk filimlerindeki gibi Haydarpaşa’dan mavi bir dolmuşa binmiştim. İki günlük tren yolculuğunun yorgunluğu vardı üstümde. Ben o gün ilk aşkımla tanıştım. Boğaz köprüsünden geçerken ilk kez deniz görüyordum. Parıltısını, insanın içine işleyen cazibesini bugün hala aynı tazeliği ile hatırlıyorum. Bende pek çok insan gibi İstanbul’u bir kadına benzetirim. O ne istediğini bilen kimden ne alacağını planlayan, kiminle ne paylaşacağına bilen adeta bir canlıdır. İstanbul’u terk etmek mi? Onu kimlere bırakıp gideceğiz.

  9. By İlkS. on Eyl 28, 2007 | Reply

    Derler ki “İnsanın karnının doyduğu yer evidir, yaşadığı yer değil !” peki biz istanbul’da ne yapıyoruz?, karnımız doyduğu için mi buradayız? ya da aranızda gerçekten kendini evinde gibi hissedenler var mı? İSTANBUL’ da.

    Bir çoğumuz aynı şeyleri farklı şekillerde yapıyor aslında, sabah erken kalkıp ve genelde eşlerimizin (yada annelerimizin) bizler için hazırladığı kahvaltı sofrasını bile göremeden atıyoruz kendimizi dışarı ve tam anlamıyla hayatı koşarak yaşamaya başlıyoruz tüm gün boyunca. Peki ne için?

    Leo Buscaglia adında italyan bir felsefe profosörü kitaplarından birinde bu konuya değiniyor ve diyor ki ” hayatı sürekli bir yerlere yetişir gibi yaşarken arkamızda bıraktıklarımızı düşünenimiz var mıdır acaba?” evet “ARKADA BIRAKTIKLARIMIZ!”, şimdi düşünün arkada bıraktıklarınızı ne kadar çok olduklarını gördüğünüzde de şaşırmayın sakın. Örneğin, dostlarım arasında çocuğunun doğumunu, ilk adımlarını, ilk kelimelerini ve daha nice “ilk”lerini göremeyenler var ve tahminen aramızdan çoğumuz hayatı yakalamak için koşuşturmacayla meşgulken aslında hayatın asıl anlamlı olan yanlarını kaçıracak veya farkında bile olmayacak.

    Ben daha çocukken varmıştım belki bu durumun yalnışlığına, her fırsatta bir bahane bulur (genelde ders çalışacağım bahanesi olurdu) ve sevdiğim tüm insanları çevremde toplardım, amacım tabiki ders çalışmak değil biraraya geldiklerinde edilen sohbetlere ortak olmak ve bu mutluluğu paylaşmaktı, bahsettiğim yıl 1987-88 veya 1989 yıllarıydı ve şimdiye baktığımda o zamanlardaki yakınlıklar artık çok uzaklarda kalmış çünkü İstanbul’da bir semtten diğerine ortalama varış süresi bir şehirden diğerine gitmekle aynı olmuş durumda, sadece bununla da kalsa iyi, yakınlarınızı, dostlarınızı görmek dertleşmek ve günün sıkıntılarını üzerinizden atmak mı istiyorsunuz bence bir daha düşünün bu şehrin size gün boyunca verdiği yorgunluk ve stres o kadar dayanılmaz ki eve gelince kendinizi bir pelte gibi atıveriyorsunuz bir yere, bırakın dostlarınızı, evde eşinizin, çocuklarınızın ya da genelleme yapacak olursak ailenizin sıkıntılarını bile dinleyemiyorsunuz çünkü başınızda nedenini bilmediğiniz bir ağrı ve içinizde yarının sıkıntısı var yani asıl size ihtiyacı olanlara kafanızda hiç yer kalmamış, ne kadar acı değil mi?

    Eskiden mahalleler vardı İstanbul’da ne demek istediğimi çoğunuz anladınız aslında, şimdi de var mahalleler ama benim bahsettiğim zamanlarda çocuklar ceplerinde misket taşır oyunlar oynardı sokaklarda, şimdiki gibi ceplerinde bıçak taşıyıp, uyuşturucu satmaz veya kullanmaz o mahallede oturan insanlar için bir endişe kaynağı olmazlardı ve siz çocuklarınızı mahalleye oynasın diye gönderdiğinizde şimdiki tasaları yüklenmezdiniz omuzlarınıza. Çocuk yetiştirmek ne kadar doğru geliyor size şimdilerde bilmiyorum ama ben böyle bir ortamda çocuğumun büyümesini istemiyorum.

    Belki yukarıda söylediklerim çok karamsar bir tablo çizdi size İstanbul hakkında, ama daha söylenecek çok sözüm var bu şehir ve bizlere yaptıklarıyla ilgili ama zaten tatillerinizde oturup şöyle göğsünüzü gere gere “işte hayat bu!” diye bağırabiliyorsanız içinizde nedenini bilmediğiniz çocuksu bir heyecan ve mutluluk duyabiliyorsanız zaten sizde farkındasınız elinizle kenara ittiğiniz huzurun ve mutululuğun.

    Ben bunu kendim adına değiştirmeye karar verdim ve bu şehri, tüm sıkıntılarını, o içinden çıkılmaz trafik karmaşasını ve nedenini bilmediğim baş ağrılarımla, yarının kaygısını arkanda bırakıyor olacağım çok yakın bir zamanda. Bende “ONLARDAN” biri olacağım hayat aslında koşarak yakalanmayacak kadar hızlı ve bir kere yaşıyorsam bu hayatı ölürken gerçekten “YAŞADIM” diyebilmek isterim. İyi düşünün gerçekten hayatınızda hiç düşünmediğiniz kadar iyi düşünün ve kararınızı verin çünkü ikinci bir şansınız olmayabilir ya “MODERN KÖLE” ler gibi yaşayacaksınız ya da hakkettiğiniz gibi, gerçekten istediğiniz gibi yaşacaksınız…

    Sevgiyle Kalın…

  10. By irfan okur on Tem 15, 2010 | Reply

    istanbul sizin olsun diyorum artık. bende istanbula küsenlerdenim. 32 yıldır çok güzel bir çocuklukla başlayan istanbul artık benim için kaçılması gereken bir yer ilk fırsatta ve dönmemecesine. anadolduda bir yere belki bir dağ köyüne yerleşip çocuklarımı köy okuluna yazdıracağım. askerden geldiğim gün istiklal caddesini 15 defa başından sonuna gidip gelecek kadar çok özlemiş bir istanbulluyken hemde, artık istanbulu istanbul yapan şeyler alt kültürün değerleri özür dilerim ama böyle. hatta ben gittikten sonra istanbuldan başka kaçan olmasın oralarıda bitirmesinler o yüzden istanbul sizin olsun diyorum tenzih etmeme gerek yok onlar kendilerini bilmezler….

Yorum Yap